Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükümetin tutumuna ilişkin ilk kez bu kadar sert konuştu:

DEVLETİ ZAAFA UĞRATTILAR

Devletin kurumlarını halkın nezdinde itibarsız hale getirerek devleti zaafa uğratıyorsunuz. Siz onun gücü sayesinde iş görüyorsunuz.

Türkiye’nin korunması ve kollanması görevi kanunla askere verilmiştir. Siz bu kanunu değiştirebiliyor musunuz?

SÖYLEŞİ

LEYLA TAVŞANOĞLU

Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’le son siyasi gelişmeleri konuşuyoruz. Demirel, AKP hükümetiyle birlikte devletin zaafa düşürüldüğünü vurguluyor. Polise ağır silah alma yetkisini verecek tasarıyla ilgili olarak “Çok yanlış olur. Sonuçta devletin iki ağır silahlı gücü birbiriyle çatışır” diyor. Bir de darbe vehimleri içinde, “Sakın askerinizi incitmeyin” öğüdünde bulunuyor. Askerin ülkeyi koruma kollama göreviyle ilgili olarak da “Yapabiliyorsanız 35. maddeyi değiştirin” diye çarpıcı bir ifade kullanıyor.

- Türkiye’de bu kadar yıl siyasetin içindeyim, siyasetin bu kadar tıkandığını bilmiyorum, dediniz. Neden? Durum gerçekten çok mu umutsuz görünüyor?

- Mesele umutsuzluk değil. Zihinler çok karışık. İnsanlar huzursuz, kaygılı, şüpheli. Ortam çok gergin. Türkiye’nin sokaklarında her gün kavga var. Bu kavganın bir kısmı çok ciddiye alınacak cinsten. Yani her demokratik ülkede olabilen asayiş ihlallerini aşan mahiyette bir kavga. Vatandaş birbiriyle, devletle, polisiyle, askeriyle kavga ediyor.

Ve kırıcı dökücü alet ve vasıtalar kullanılıyor. Bu ülkenin sadece bir yerinde değil, birçok yerinde oluyor. Vatandaş bunları görüyor, “Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz?” sorusunu soruyor. Bununla da kalmıyor. Akşam televizyonda, ertesi sabah gazetelerin manşetlerinde görüyor. “Bunlar oluyor ama aldırmayın. İşinize bakın” denecek cinsten olaylar da değil.

- Siz şimdiye kadar hükümetlerle devlet kurumları arasında böylesine bir çatışma yaşandığını hatırlıyor musunuz?

- Devletin kurumları birbiriyle çatışıyor mu yoksa siyasi iktidarla mı çatışıyorlar? Acaba devletin kurumları içinde bir sorun var mı? Devlet kurumlardan ibaret. Siyasi iktidar da o kurumlardan birisi. Siyasi iktidar dahil bu kurumların tümünün görevleri, yetkileri, sorumlulukları anayasada yazılmıştır.

Bizim anayasamıza göre söz sahibi bir değil, birden fazladır. Bu, referandumdan geçmiş anayasadır. Kuvvetler ayrılığı prensibine göre, yargı, Meclis, hükümet niye karışıyor diyemezsiniz. Hepsinin ayrı görevleri var. Bunların ahenkleştirilmiş olması o ülkede genellikle huzurlu idareyi sağlıyor.

Hükümet tarafgir davranıyor

- Bizde niye bu sıkıntılar var?

- Bu düşündürücü. Biber gazı kullanan, su sıkan polis ve hak arama peşinde olan, kış soğuğunda parkın havuzuna itilen işçi. Ülkenin başka bir yerinde molotofkokteyli atan insanlar... Bunlar iyi şeyler değil. Ülkenin Genelkurmay başkanı, “Toplum ne hale geldi” diyebiliyor. Bu çok önemli. Yine Genelkurmay başkanı manevra kıyafetiyle, kuvvet komutanlarıyla birlikte Trabzon açıklarında Oruç Reis firkateyninde basın toplantısında, “Biz rahatsızız. Bu rahatsızlığımızı ilgililere ilettik” diyor. Ülke yönetimi ise “Sizin rahatsızlığınız nedir?” diye sormuyor. Yargıtay Başkanı, iki gün önce “Yargıda yangın var. Yargı siyasallaştı, bölündü” diyor. Yargı bir devletin en önemli organı. 34 hâkim tayin edilecek. “Hâkimler tayin edilemediği için Yargıtay’ın görevi aksıyor” diyor. Bütün bunların ciddiye alınması gerekir. Yargıtay başkanı ayrıca diyor ki: “Yargıya karşı savaş açılmıştır.”

Bu laflar mana taşır. Bir taraftan da ülkeyi yönetenler kurumları ele geçirme gayreti içinde. Burada siyasi iktidarla devlet birbirine karışıyor. Siyasi iktidarlar gelip gidiyor. Ama devlet yerinde duruyor. Onun için söylüyorum. Devlet baş, siyasi iktidarlar kasket gibidir. Kasket eskir, yenisini alırsınız. Ama başı eskitmeyin. Başı eskitiyorsunuz.

Yani devletin kurumlarını halkın nezdinde itibarsız hale getirerek devleti zaafa uğratıyorsunuz. Devlet kendi devletimiz. Siz onun gücü sayesinde iş görüyorsunuz. Ama onu güçsüz hale getiriyorsunuz.

- Bir de açılım konusu var...

- Ne açılımı? Önce Kürt sorununu çözeceğiz, Kürt açılımı yapıyoruz, dediniz. Bu nedir, diye sordular. Daha cevap vermediniz. O zaman vatandaş bu tartışmaların altından bir de Türk sorunu çıkardı. Geçmişte de söyledim, siz yazdınız. Bu ülkenin insanlarının hangi etnik menşeden gelirse gelsin birbirleriyle sorunu yok. Bu bir ulus devletti. Ulus bir bütündü. Bu bütünlüğün parametresi din, ırk değil vatandaşlık, mensubiyet, geçmiş, gelecek bütünlüğüydü. Siz bu bütünlüğü bir kenara bıraktınız. Meseleyi ırk ve mezhep meselesine getirdiniz. O zaman dün birbirleriyle hiçbir meselesi olmayan bu ülkenin vatandaşları durduk yerde birbirlerine bakmaya başladılar. Bu çok büyük huzursuzluk yarattı. Vatandaş, “Bölünüyor muyum acaba?” kaygısını dile getirmeye başladı.

Bütün bu hengâmeye rağmen vatandaş birbiriyle iyi geçinmek istiyor. Vatandaşa minnettarız. O beraberliğin değerini biliyor. Ama her gün bunlar konuşulunca huzursuzluk oluyor.

Birçok vatandaş gibi ben devletin zor zamanlarını görüp bildiğim, bu zor zamanlarda idarede bulunduğum için bu gördüklerim beni rahatsız ediyor. Onun için diyorum ki: “Türkiye’nin bir şeyi yanlış.”

- Nedir yanlış?

- İşte, seçilmiş parlamento, onun güvenoyuna dayanan hükümet, hür yargı organı, üniversite, hür basın, meslek kuruluşları... Bunların hepsi var. Ama demek ki bunlar ahenk içinde çalışamıyor. Ahenk içinde çalışamıyor demek ülke yönetilemiyor demek. 2010 yılına girerken ben ülkedeki vatandaşımdan daha çok huzursuzum. Ama dikkat edin, ümitsiz değilim.

Bütün bunları topladığınız zaman iyiye alamet değil. Ülkenin iyi yönetilemediğini gösteriyor. Ülkeyi yönetenler sadece kendi taraftarlarının hükümeti olmamalıdırlar.

- Peki, sizce ne yapılmalı?

- Herhalde ülkeyi yönetenlerin ders almaları lazım. Ülkede halinden memnun olanlar vardır. Ama ülkenin genel gidişatından huzursuzluk duyanların sesi zaman zaman çıkıyor. Ülkede hukuksuzluk var. Başını kaldıranı Ergenekoncu diye aylarca tutukluyor. Ne zaman yargılanacağı ve netice alınacağı meçhul.

İnönü Üniversitesi’nin eski rektörü Prof. Fatih Hilmioğlu ağır hasta. Ama onu orada tutmaya devam ediyor. Dünyaca ünlü Mehmet Haberal gibi bir hekimi de aylardır tutuyor. Mustafa Balbay, öbür gazeteciler, sendikacılar, parti başkanları var. Bu ülkenin vatandaşı rahatsız. Çünkü mahremiyetine girilmiş. Telefonları dinlenmiş. Eğri, doğru, bu telefon konuşmaları mahkemelere delil olarak çıkarılmış.

O zaman da iki kişi konuşurken acaba bizi dinliyorlar mı, diye korkuyor. Bu korku bütün ülkeyi sarmış. Siz ülkeyi bir korku imparatorluğu haline getirmişsiniz. Eğer ülkenin Başbakanı, “Beni de dinliyorlar” diyorsa o zaman ülkenin başbakanının üstünde ülkeyi yönetenler var. Bu zaaftır. Sizin haberiniz olmadan sizi de dinliyorlarsa o zaman vay haline ülkenin... Haberiniz varsa dinlettiğiniz için suç sizde olur. Ama haberiniz yoksa daha da suçlu olursunuz.

Kendine güvenen darbeden şüphelenmez

Çok zor zamanlar gördük. Ama şüphenin, korkunun, kaygının bu kadar yaygın olduğunu hiçbir dönem görmedim. Fikir özgürlüğü diyorsunuz. Neyin fikir özgürlüğü? Adam telefonda konuşurken bile özgür değil. O zaman buna özgürlük denir mi?

- Sürekli bir askeri darbe tehlikesi pompalanmaya çalışılıyor. Sizce askeri darbe tehlikesi var mı? Ya da niçin bunu yapıyorlar?

- Türkiye’de 27 Mayıs’ta başlayan bir darbeler serisi var. Darbe dediğiniz olay devletin mecrasından çıkması olayıdır. Devlet bunalımıdır. Bu bir defa olduktan sonra ileriki zamanlarda da olma istidadında oldu. Ama darbenin ülkenin sorunlarını çözmediği noktasına gelindi. Aksine işleri daha da karıştırıyor. Devlet yönetimini zorlaştırıyor. Halkın devlete olan güvenini sarsıyor. Gizli bir tehdit Demokles’in kılıcı gibi seçilmiş idarelerin başının üzerinde asılı duruyor. Ama bugün bir darbe tehlikesi olduğundan dolayı değil, geçmişte darbeler olduğundan dolayı böyle. Darbeyi asker yapacaksa bugün darbeyle halledeceği bir şey yok. Bugün artık Türkiye’nin içinde ya da dışında darbeyi alkışlayacak yeterli desteğin olmadığı da görülüyor. O zaman da bugün bir darbe şüphesi içinde olmanın hiçbir anlamı yok.

Darbe şüphesi içinde olmak aslında güvensizlik.

- Peki, bizim asker sivil idarenin emrinde değil mi?

- Şu anayasaya göre öyle olması lazım. Askere verilecek hangi görevin nasıl verileceği yasalarla tayin edilmiştir.

Bugünkü şartlar içinde askere darbe yapacak şüphesiyle bakmak yanlış. Ama denilecek ki, 2004’te askerin içinde birtakım tasavvurlar olmuş. Onlar muhakeme ediliyor. O tasavvurlar olduğunda farkında idiyseniz tedbirini almanız lazımdı. Bunlardan o gün acaba hiç haberiniz olmadı mı? Olmadı, derseniz ayrı mesele. Oldu ama biz o sırada meseleyi büyütmek istemedik, derseniz bu çok önemli bir hadisedir. O zaman şimdi neyi muhakeme ediyorsunuz, diye sorarlar.

O günkü Genelkurmay başkanının bu hadiselerden haberi var idiyse ve hükümeti haberdar etmediyse kusuru vardır. Altında bunlar olurken haberi yok idiyse o zaman gaflettir.

O zamanki Genelkurmay başkanı bunlardan siyasi iktidarı haberdar etti de siyasi iktidar, “Kapatın bu meseleyi” dediyse onların kusuru vardır. Binaenaleyh Türkiye çapraşık bir işle karşı karşıyadır. Türkiye’de darbeyi askerden başkası yapamaz. Darbe Ankara’nın dışında da olmaz. Darbe günler alan bir olay da değildir. Üç-dört saatlik bir meseledir. Ya başarılı olursun ya olmazsın. Olursan devlet eline geçer. Kendini kendin meşru sayarsın. Olmazsan da darağacını boylarsın. Darbenin anlamı bu. Ama darbe yapacaktı diye Mehmet Haberal’ı, Mustafa Balbay’ı alıp da hapse koymanın hiçbir anlamı yoktur.

Cumhuriyet Gazetesi  17.01.2010